19 Haziran 2015 Cuma

FOTOĞRAFTA ÖLÜMSÜZLÜĞÜN MUCİZESİ VAR

“Fotoğraf doğumla başlar. Ölümden sonra da vardır”

Sevgili dostum Alberto Modiano “Fotoğraf Tarihine Giriş” kitabının önsözünü, çok hoşuma giden bu sözle sonuçlandırır.

Aslında biz fotoğrafçılar hayatı ölümsüzleştiren bir güce sahibiz. Birçoğumuz bu önemli gücün farkında değiliz ama öyleyiz. Çektiğimiz her insanı, her olayı, her canlıyı ve her anı ölümsüzleştiriyoruz.

Fotoğraf insanlığın görsel tarihidir. İcadına kadar insanlar yazarak, resmederek veya sözlü kültürle olup biteni sonraki kuşaklara aktarmışlardır.

Fotoğrafla birlikte yaşananlar doğrudan görüntülenmeye başlanmış ve bu kopya ile olayları, insanları, çevreyi, doğayı ve olup biten her şeyi birebir belgelemek mümkün olabilmiştir.

***

Birçoğumuz son dönemlerde dijital dünyanın parlak ışıltıları altında gözlerimiz kamaşmış bir şekilde ilerlemeye çalışırken, fotoğrafın bu önemli boyutunu ıskalıyoruz ne yazık ki.

Fotoğraf, 180 yıllık bir geçmişe sahip.

İlk kalıcı görüntü Niepce tarafından 8 Aralık 1827’de İngiltere’deki Royal Society’ye bildirilirken aslında tarihsel sebeplerin vardığı bir sonuçtu bu. Bir yönü ile fotoğrafın başlangıcı olarak kabul edilen bu olay, aslında Rönesans ile birlikte başlayan gelişmelerin ve insanlık tarihinin bin yıllık görüntüyü sabitleme merakının bir sonucuydu.

Her sonuç da yeni bir gelişimin doğumu değil midir?

Aristo M.Ö. 4. yy. da kendi yöntemleriyle ışığın etkilerini araştırmaya başladığında da belki de bir sonuca varmıştı. Ama o sonuç ışığın ve optiğin binlerce yıllık serüveninin bir başlangıcıydı.
Camera Obscura, Camera Lucida, kimyasal, fiziksel ve sayısal gelişmeler…

Sonunda vardığımız dijital çağ ve daha doğrusu dijitalin hayallerimizin sınırını aşan inanılmaz mucizesi.

***

Evet, ne yaparsak yapalım 180 yıldır şöyle veya böyle fotoğraflar çekiliyor, basılıyor, biriktiriliyor ve saklanıyor.

Yine 180 yıldır insanlık tarihinin görsel belleği fotoğraf olarak arşivlerde.  Artık fotoğraflanıyor ve tarihin sayfalarında bu fotoğraflar yer alıyor. Yok olup giden eski kuşaklar yerini yeni ve dijital kuşağa bırakıyor.

İnsanlar ölüp gidiyor, ama fotoğrafları yaşıyor. Kentlerin yıllar öncesindeki halleri yok olup gitti ama fotoğraflarda yaşıyor. 180 yıldır var olan çok şey yok olup gitti ama tüm bunlar yine fotoğraflarda duruyor.

Daha doğrusu fotoğraf karesinde yer alanlar şanslılardı ve onlar ölümsüzleştiler. Diğerleri unutulmuşluğun tozlu sayfalarında kaybolup gittiler.

Eski kuşaklar için bir fotoğrafta yer alıp ölümsüzleşmenin önemini şimdi anlıyoruz. Mesela benim ailemde büyük dedelerimin ve ninelerimin fotoğrafı hiç çekilmemiş. Aile arşivimizdeki en eski fotoğraf anneannem ve dedeme ait.

Babamın babasının nasıl biri olduğunu hiç bilmiyorum çünkü fotoğrafı yok. Babam ve anneme dair fotoğrafları da ancak ben çekebildim ayrıntılı olarak.

Kendi fotoğraflarıma gelince… En eski fotoğrafım ilkokul 5. sınıfa ait. Öğretmenimizle birlikte çektirdiğimiz toplu bir sınıf fotoğrafı. Onda da nokta gibi görünüyorum zaten. Öncesi yok.
O nedenle son yüz yıldır soy ağaçlarındaki her ferdin fotoğraflarına sahip olan aileleri çok kıskanırım. Geçmişlerini fotoğraflarla biliyorlar, tanıyorlar ve yaşatıyorlar.

***

Evet, “Fotoğraf doğumla başlar, ölümden sonra da vardır”  ve biz fotoğrafçılar tarihe kalıcı belgeler ve görüntülerden oluşan kayıtlar düşürmeye ve ölümden sonra da yaşatmaya devam ediyoruz.

İyi ki fotoğraf var ve iyi ki biz fotoğrafçılar hayatı ölümsüzleştirmenin gücüne sahibiz.

12 Haziran 2015 Cuma

FOTOĞRAF: SAYISIZ İHTİMALLER SANATI


“Fotoğraf bir görsel kurgu sistemidir. Özüne indiğimizde bir insanın doğru zamanda ve doğru yerde dururken görüş ufkunun bir kısmını bir çerçeveye alma meselesidir. Satranç ya da yazmak gibi fotoğraf da, verili ihtimaller arasında seçim yapmakla ilgili bir konudur. Sadece fotoğraf söz konusu olduğunda bu ihtimaller sayılı değil sonsuzdur.”

Susan Sontag’ın “Fotoğraf Üzerine” adlı kitabında John Szarkowski’den yapmış olduğu bu alıntı aslında fotoğraf üzerine çok derin ipuçları vermektedir.

Bu tanımdan yola çıkarak, fotoğrafa sonsuz ihtimaller sanatıdır da diyebiliriz. Çevremize durup baktığımızda hızla akan hayatın içinden yeri zamanı, açıyı, rengi, biçimi, estetiği seçmek sonsuz ihtimallere açık bir konudur.

Çekim anında birden çok açı vardır, ama doğru olan hangi açıdır?

Birden çok biçim vardır, hangi biçim daha çok dikkat çeker?

Birden çok renk vardır, hangi renk daha çarpıcıdır?

İfadenin ya da hareketin hangi anı çok daha belirgindir?

Hangi zaman, hangi mekân fotoğraf için daha uygundur?

Hangi ışık konumuzu daha iyi aydınlatarak daha farklı hale getirir?

Satrançta taşları sayısız ihtimallerle oynamak mümkündür. Her hamle sizi başka mecraların içine çeker. Yanlış bir hamle hiç ummadığınız bir anda mat olmanıza yol açabileceği gibi, doğru hamleler sizi unutulmaz zaferlere götürür. Sayısız hamle ihtimallerinin içinde en doğrusunu düşünüp karar vermeniz gerekir.

Fotoğraf için de öyle değil mi? Görüntüyü almanın sayısız ihtimallerinin içinden en doğrusuna karar verebiliyorsanız iyi fotoğrafı elde etmiş olursunuz. Yoksa çektiğiniz fotoğrafın o an çekilmekte olan milyonlarca sıradan ve benzer fotoğrafla hiçbir farkı kalmaz.
Mademki fotoğraf bir “Görsel kurgu sistemidir” o halde bu sistem kurgusal akış doğrultusunda içinde sayısız ihtimalleri de barındırır.

Yazmak da öyle değil mi? O da sayısız ihtimaller üzerine kuruludur. Bu durum aslında sanatı tekdüze olmaktan da çıkarır ve sonsuz seçenekler içine sokar.Eğer böyle olmasaydı yapılan işler, yazılan yazılar ve çekilen fotoğraflar birbirinin birer kopyası olmaz mıydı?

Fotoğrafı birbirinin çok benzeri olmaktan çıkaran da sayısız ihtimallere çok açık olmasıdır. Hiç kimse bir başka fotoğrafın aynısını çekemez.Hiçbir fotoğraf diğerinin benzeri değildir. Çünkü her şeyden önce fotoğrafın diğer boyutu zaman işin içine girer. O artık başka zamanda çekilmiş bir fotoğraftır. Benzediği sanılan fotoğraflarda bile küçük ayrıntılar ve nüanslar vardır. Bu durum onları farklı kılar.

Nasıl ki satrançta her kişinin kendine has sayısız hamle alternatifi varsa, her fotoğrafçının da kendine has görüntü seçme biçimi, tarzı, beğenisi ve bu doğrultuda ihtimalleri vardır. Bu ihtimallerin çokluğu da görsel ufkumuzu zenginleştirir, fotoğrafçılarda farklı akımların doğmasına yol açar.

Fotoğrafı farklı kılan beklide bu ihtimallerin sonsuzluğudur. Çünkü bu ihtimallerdeki seçicilik fotoğrafçının tarzını da oluşturur.

Fotoğrafçı; dijital dünyanın, fotoğraf dünyasını alabildiğine yaygınlaştırdığı günümüzde bakanın duygularını mat edecek görsel arayışlar içinde olmak zorundadır.

Sabırlı, araştırmacı, farklı, dikkatli ve ihtimallerle dolu bir gözlem gücü deklanşöre basma anını, sonu zaferle sonuçlanacak keyifli ve heyecan verici bir “şah” çekmeye dönüştüreceği de unutulmamalıdır.





6 Haziran 2015 Cumartesi

FOTOĞRAFIN PAYLAŞIMI VE İNTERNET


Hep söylerim, “Fotoğraf dışa dönüklüğün sanatıdır.” diye.
Siz hiç fotoğraf çekip de sadece kendi iç dünyasında bunu yaşayan bir fotoğrafçı gördünüz mü? Çektiğini başkalarına göstermeyen, onlarla paylaşmayan ve o fotoğrafın güzel olması ile ilgili birkaç söz duymak istemeyen bir fotoğrafçıyla karşılaştınız mı?
Bu nedenle fotoğrafçı dışa dönüktür, fotoğrafçı sosyaldir. Hiçbir sanat uğraşısında fotoğrafta olduğu kadar bu duygu üst seviyede değildir. Bu nedenle en çok fotoğrafçıların dernekleri, toplulukları, grupları vardır. En çok onlar toplu gezilere çıkarlar, toplu olarak bir arada bulunurlar, toplu olarak tartışırlar ve fotoğrafı toplu olarak paylaşırlar.
İnternetteki fotoğraf paylaşım sitelerinin çokluğunun farkında mısınız? Her gün bu sitelere bir yenisi ekleniyor. Her birinin on binleri aşan üyesi bulunuyor. Her birinde onlarca, yüzlerce fotoğraf hızla akıyor. İnsanlar bıkmadan usanmadan bu fotoğrafları izliyor, değerlendiriyor, yorumluyor ve puanlıyor. Sadece paylaşım siteleri mi? Facebook ve İnstagram gibi mecralara ne demeli? Toplumun her kesiminden, fotoğraf bilgisi olsun olmasın yediden yetmişe her kes her an çekmiş olduğu her tür fotoğrafla arzı endam ediyor bilgisayarlarımızın ekranlarına.
İnternet fotoğraftaki paylaşım duygusunu en üst seviyeye çıkarmıştır. Üstelik bu işi yaparken sınırları ortadan kaldırmıştır. Dünyanın her yerinden, her fotoğraf sever, www.ların sihirli platformlarında bir araya geliyor. Sadece fotoğrafı değil bilgisini ve deneyimini paylaşıyor.
Çok değil, daha 8-10 yıl önce bir fotoğraf yayınına ulaşabilmek için ne kadar da zorlanırdık. Bilgiye ulaşmak ne kadar da zordu… Oysa şimdi? Yaz merak ettiğin konuyu arama motorlarına, birkaç saniye sonra tüm detayları ile bu bilgilerle baş başasın. Ya sitelerin forum sayfalarına ne demeli? Yüzlerce konu başlığında yapılan tartışmalar ve fikir alışverişleri! “Falan marka makine almak istiyorum. Ne dersiniz? Neler önerirsiniz?” başlığı ile açılan forumlara anında akan onlarca bilgi ve deneyim notu.
İnternet kuşağı o nedenle ne kadar da şanslı! Ne kadar da çabuk eğitiyorlar internet sayesinde kendilerini. Sorularına gelen cevaplar ve paylaşım isteği ile dolu deneyim notları nasıl da onları bilgi ve gelişimin sonsuz dalgaları içinde yüzen keyifli teknelere dönüştürüyor.
Fotoğraf bir paylaşımdır. Paylaşılamayan fotoğrafın tadı da yoktur anlamı da… İnternet bu paylaşımı, albümlerden, kitaplardan ve galerilerden çıkarıp evrenselleştirmiştir. Dijital fotoğrafçılık ve internet. Birbirini tamamlayan, bütünleyen ve teşvik eden, teknolojinin iki kardeşi. 1826 yılında Jozeph Niepce, kurşun kalay karışımı plakanın üzerinde beliren ilk kalıcı görüntüyü 8 saatte elde etmişti. Şimdi 1/8000 enstantane hızını çoktan aşan makinelerimizin son model sensorları üzerine düşen ışık hızındaki görüntülerin, dünyadaki diğer fotoğraf severlerle buluşmasının süresi saliselerden öteye geçmiyor.
Baş döndürücü bu hız aynı zamanda büyük heyecan veriyor. Her ne kadar aynı zamanda limitleri zorlayan bu fotoğraf üretimi bir görüntü çöplüğü korkusunu da beraberinde getirse de bu heyecan üretimi arttırıyor, kaliteyi yükseltiyor ve olağanüstü görüntüler bilgisayarımızın monitörlerinden taşıp beyin kıvrımlarımızdaki yerini alıyor.
Hep derim; fotoğraf dışa dönüklüğün, sosyalliğin sanatıdır diye… Bu sosyallik ve paylaşım duygusu albümleri, sergi salonlarını, kentleri ve daha doğrusu sınırları aştı. Onlarca paylaşım sitesinde ve sosyal medyada akıp giden binlerce fotoğraf izleniyor, beğeniliyor, eleştiriliyor, yorumlanıyor. Kabul edelim ya da etmeyelim, bu kitlesel dönüşüm ister istemez fotoğraf paylaşımımızın sınırlarını zorluyor. Artık fotoğraflar dar alanda kısa paslaşmalardan öte, binlerce kişinin oluşturduğu geniş jüri kitlesinin karşısına çıkıyor ve bütün endamıyla boy gösteriyor.

Dijital fotoğrafçılık ve internet, fotoğraf anlayışımızın ufuklarını açıyor ve piksellerin kardeşliği tüm dünyayı fotoğrafın sonsuz paylaşımında hızlı ve heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyor

FOTOĞRAFIN SESSİZLİĞİ

      Bil Jay, “Fotoğrafçı Olmak Üzerine” adlı kitabında Magnum’un efsanevi fotoğrafçılarından yakın arkadaşı David Hurn için şunları yazar.
     “Diyelim ki David Hurn’u çektiği bir fotoğrafın içindesiniz; muhtemelen onu fark etmeyeceksiniz. O bir bukalemun gibi ortama uyum sağlar; ya bir sosyete düğününün konuğudur, ya da işçi sınıfından bir piknikçi. Poz verdirmez, insanı ileri geri itip kalkmaz, bir dizi hareket yaratmaz; sakindir, herkesten biridir, içeriden, sessiz biri. Fakat biri sizi dürter ve şöyle der: “O, fotoğrafçı David Hurn”. Gider tanışırsınız ve doğuştan utangaç birinin içten tebessümü ve heyecanı ile dolu olduğunu görürsünüz”.
      Evet, David Hurn, herkesten biridir. İçeriden ve sessiz biri… Kitabı ilk okuduğumda bu paragrafın üzerinde çok düşündüğümü hatırlıyorum. Özellikle içeriden ve sessiz biri olma kavramının üzerinde çok düşündüm. Çoğu fotoğrafçı fotoğraf makinesinin deklanşörünün sessizliğiyle övünür. Leica’ların en büyük özelliklerinden biri deklanşörünün son derece sessiz çalışmasıdır. Bu özellik bu makineleri son derece sessiz ve dikkat gerektiren ortamların seçkin prensleri haline getirir.
      Bundan yıllar önce birkaç fotoğrafçı arkadaşımla, bir klasik müzik konserini fotoğraflamaya gittiğimizde yaşadıklarımızı yüzüm kızararak hatırlıyorum… Salonun 4 ayrı yerine konuşlanan tripotlarımızın üzerindeki makinelerden yankılanan deklanşör sesleri, nasıl da derin sessizlik içinde melodilerin büyüleyici etkisi altındaki bir iki izleyicinin tepkisi ile yüzümüze çarpan ve unutamayacağımız bir tokada dönüşmüştü. İşte Leica’nın sessizliği bu tür ortamların cankurtaran simididir.
      Ya fotoğrafçının sessizliği? İşte konumuz budur aslında. Günümüzde bulundukları ortamlarda dikkat ve ilgiyi üzerlerine çekmekten hoşlanan gösteriş meraklısı fotoğrafçıları gördükçe David Hurn gibi ustaları hatırlamamız gerekir. Hani bilmem kaç milyon pikselli makineleri, bilmem kaç mm odak uzaklığındaki objektifleri, tripotları, monopotları ile saniyede bilmem kaç kare çeken makinesi ile seri çekimle dikkatleri üzerine toplayanlar. Sonra dönüp dolaşıp “Şu insan fotoğraflarında istediğim sonucu bir türlü alamıyorum, ne yapmam lazım?” diyenler.
İyi fotoğrafçı kendisini fark ettirmeyen, ortama çabuk uyum sağlayan, dikkatleri üzerine çekmeyen ve sessiz çalışmasını becerebilen fotoğrafçıdır. İyi fotoğraflar da bu tür çalışmaların ürünü olarak karşımıza çıkarlar.
      Farkında mısınız; dijital fotoğrafçılık geleneksel anlayışların kalelerini yerle bir ettikçe, yeni ve kaliteli bir fotoğraf anlayışının yanında farklı fotoğrafçı tipleri de karşımıza çıkmaya başladı. Kendisini hemen fark ettiren, ortama uyum sağlamakta zorlanan ve alabildiğine gürültülü çalışan ve bunu bir maharet olarak çevresine aksettiren fotoğrafçılar bunlar.
      Sadece fiziksel anlamda değil, sosyal ve anlayış olarak da gürültücüdürler. Herketsen önce topa dalıp tartışmaların içinde olurlar, bir iki fotoğrafla öne çıkıp ahkâm keserler, web sitelerinin forum sayfalarındaki tartışmalara balıklamasına dalarlar, gördükleri her fotoğrafa fütursuzca eleştiri yapar ve kimseyi kolay kolay beğenmezler. Fotoğrafçının fotoğrafı konuşmalı, projeleri gürültü çıkarmalıdır. 
      Bil Jay’ın, ünlü usta Hurn’la ilgili düşüncelerinin devamıyla yazımı noktalayayım: “Tuhaf ama gerçek. Tüm dünyasına ve dünya çapındaki deneyimlerine rağmen David Hurn, birçok fotoğrafçı gibi çekingen biridir. Güçsüzlük gibi görünen bu özelliğini güce dönüştürmeyi başarmıştır. İnsanlardan hoşlanır ve fotoğraf makinesi sayesinde onlarla bağlantı kurar, hem de makinenin arkasında saklanmaya devam eder”.

17 Temmuz 2014 Perşembe

DİJİTAL FOTOĞRAF KENDİ KÜLTÜRÜNÜ YARATTI

Hiç şüphe yok ki, genel olarak kültür ya da özelde popüler kültür hakkında sayısız tanım yapılmış, binlerce söz söylenmiş ve makaleler yazılmıştır.

Türk Dil Kurumu, popüler kültürü şu şekilde tanımlar: “Belli bir dönem için geçerli olan, hızlı üretilen ve hızlı tüketilen kültürel ögelerin bütünü”. Ekşi Sözlük’te de çok daha çarpıcı bir tanım çıktı karşıma… “Kendi yarattığı tanrıları, kendi öldürerek beslenen kültür”…

Bu tanım popüler kültür kadar, günümüz fotoğrafının ulaştığı son durumu anlatmıyor mu bizlere?
Evet, günümüz dijital fotoğrafçılığın da kültürü bu, her gün yeni bir tanrı yaratıyor, bir öncekini yok ediyoruz…

Kendine özgü yapısıyla fotoğraf tarihinde çığır açan dijital fotoğrafçılığın ne olup olmadığını hiç şüphe yok ki biz film kuşağından yetişenler çok daha iyi anlayıp yorumlayabiliyoruz.

Fotoğrafın 170 yıllık tarihinde ağır aksak yoluna devam eden bu alandaki teknolojik gelişmeler, dijital bilimin ışığında inanılmaz değişim ve dönüşümler yaşamaya başladı. Bu hızlı ve şaşırtan gelişme sonu olmayan dip dalgalarıyla bizi sarıp sarmalamaya devam ediyor.

Şu an bir fotoğrafı çekip, işleyip, dünyanın öteki ucuna ışık hızı ile yollamamız, çok değil 15 yıl öncesinin, biten filmi geri sarıp makineden çıkarma süresinden çok daha hızlı hale gelmiştir.

Hiç unutmuyorum… 1985 yılı olmalıydı. Hürriyet Gazetesi’nin Bitlis muhabiriydim. Seçim gezisine çıkmış Erdal İnönü’nün iyi bir fotoğrafını istemişti gazetem benden. Ne yapıp edip Rahva geçidinde İnönü’yü aracından indirip karlar içinde fotoğrafını çekmiştim. Böyle bir fotoğraf çektiğimi duyan gazete yöneticileri bu fotoğrafı kullanmak için baskıyı bile durdurmuşlardı. Ben kiraladığım taksiyle banyosunu dahi yaptırmadığım filmi 4 saate Diyarbakır’a yetiştirmiştim.

Henüz kar beyazında fotoğraf çekme deneyimim olmadığından İnönü’nün yüzünün kullanılmayacak kadar simsiyah çıktığı fotoğrafım gazetede o gün büyük bir krize yol açmış ve ben de büro şefim Talat Polat’tan okkalı bir fırça yeyince, kariyerimle ilgili hayallerim o gün yerle bir olmuştu. Bilgi ve deneyimsizliğimin kurbanı olup çıkıvermiştim.

Çünkü makinem filmli bir makineydi. Pozometresi çalışmıyordu… Yandan zaman zaman ışık alıp filmi karartıyordu ve ben bunu önlemek için makinenin kapağını kat be kat siyah bantla sarmak zorunda kalıyordum. Filmi takıp çıkarırken de o bantları söküp tekrar yapıştırmak o zamanın imkansızlıklar içindeki fotoğraf kültürünün trajikomik hikayesiydi sanki.

Oysa şimdi çekmiş olsaydım ben o fotoğrafı, makinemin ekranında hemen izler, hatalı çekimi anında görüp telafi edebilirdim. Veya yanımda taşıdığım bilgisayarla hatamı anında düzeltebilir, daha Erdal İnönü’nün aracı gözden kaybolmadan ben fotoğrafımı internet üzerinden sağlıklı bir şekilde, bırakalım Diyarbakır’ı İstanbul'daki gazete merkezindeki yazı işleri masasına ulaştırırdım.

Hatta bırakalım makineyi, akıllı cep telefonumun bilmem kaç mega pikselli kamerasıyla çektiğim fotoğrafı allayıp pullayıp yine ışık hızında yollardım yer yüzünün herhangi bir noktasına….
Nereden, nereye geldik?

İşte dağlar tepeler dolaşıp, boş, yanmış veya hatalı çekimlerin olduğu filmleri makinelerinden çıkarmayı yaşamayanlar bu dijital devrimin ne olduğunu pek kavrayamazlar…
İşte bu hızlı değişim ve dönüşüm dijital teknolojinin kendine özgü hızlı üretilip aynı hızda tüketilebilen kültürünü yarattı.

Kendi yarattığı tanrıları en fazla 1-2 yıl içinde yok eden ve ardından yeni tanrılara tapınan bir kültür tsunamisiyle iç içeyiz. Bu dalgalar geliyorlar, etkiliyorlar ve yerlerini daha güçlü olanlarına bırakmak üzere geri çekiliyorlar.

Makineler, sensorlar, pikseller, iso hızları ve işlemciler hızla geliştikçe, ardına düşen milyonlarca fotoğraf sevdalısı tam yakaladığını sandığı anda bir anda fersah fersah uzağına düştüğü baş döndürücü bir teknolojik yarışın hiç bitmeyecek yüz metrelerini koşmaya çalışıyorlar.

Ayılıp bayılarak aldığımız en son model makinelerimizin bir iki yıl içinde dinozora dönüşmesine mi yanalım, yoksa çektiğimiz dünya güzeli fotoğraflarımızın bir tıkla bakılıp saniyeler içinde geçildiği hızlı görsel tüketime mi?

Günümüzde her geçen gün daha çok insan fotoğrafın sihirli dünyasıyla buluşuyor. Cep telefonlarının bile çok kaliteli kompakt makinelere dönüştüğü günümüzde yine her geçen gün daha çok fotoğraf çekiliyor ve zaman geçirilmeden paylaşılıyor. Çağımızın en önemli buluşlarından biri olan İnternet sayesinde önümüze açılan milyonlarca ışık yolundan gönderi veriyoruz bu fotoğrafları milyonlarca internet kullanıcısının önüne.

Sosyal medya alanları, kişisel web siteleri ve on binlerce fotoğrafçıyı buluşturan fotoğraf paylaşım siteleri bir anda fotoğrafın Kâbe’sine dönüşebiliyor. Bu merkez etrafında dönüp dolaşan, dolup boşalan birbirinden güzel ve çarpıcı milyonlarca fotoğrafın açılıp bakılması ve akılda kalma süresi saniyelerden öteye geçmiyor.

Onun dışında her fotoğraf çekiminde elde ettiğimiz binlerce fotoğrafın terabaytlık belleklerimizde nasıl da ayıklanamaz bir çöplüğe dönüşmesi de çabası..

O halde biz bu kısacık saniyeler için mi bunca iyi güzel ve pahalı makinelere yatırım yapıyoruz. Fotoğrafımız bir kaç saniyeliğine gözüksün diye mi bu uzun disiplin gerektiren meşakkatli yolculuğa çıkıyoruz?

***
Şimdi çok hızlı ulaştığımız, çok hızlı değerlendirdiğimiz ve çok hızlı tükettiğimiz bir fotoğraf kültürü ile karşı karşıyayız. Bu hız değişik ve zamanın ruhuna uygun fotoğrafçı biçimleri de karşımıza çıkarıyor.
Bu dünyaya pahalı makineleri ile hızla dalıp, “Bu kadar yatırım yaptık hala iyi fotoğraf çekemiyorum” deyip aynı hızla ortadan kaybolanların yanında, geçmişin 10-15 yılda ulaşılan kariyer yolunu bir iki yıl içinde kat edip yıldızlaşan yetenekleri de görüyor tanıyoruz.

Geçmişin ağır ustalarının yanında, hızlı, etkili ve çarpıcı genç ustaları da görebiliyoruz artık. Metropollerin sırça köşklerinde fotoğrafın sefasını süren bir avuç usta fotoğrafçı taşıdıkları bayrağı yurdun her köşesinde birer çiçek gibi açan dijital kültürün genç fotoğrafçılarına bırakıyor.

Ya manipülasyon kültürü?

Dijital fotoğrafın altın tepsi içinde getirip önümüze bıraktığı manipülasyon kültürü de somuttan soyuta geçişin kaliteli ve hızlı yolculuğuna çıkarıyor bizleri. 1858 yılında Henry Robinson tarihin ilk fotomontajını yapmak için kim bilir kaç gün karanlık odasındaki agrandizörünün başında uğraşıp durmuştu, kim bilir kaç deneme yapıp kaçını çöpe atmıştı…

Belgesel fotoğraf ve insan suretinin birebir elde edildiği fotoğraflar tarihte nasıl ki resmi özgürleştirip soyut betimlemelere itip onu somuttan soyuta geçişin en güzel örnekleri ile buluşturduysa, dijital fotoğraf, insan ruhunun derinliklerindeki soyut anlatma yöntemlerini de resim sanatının elinden alıyor.

Dijital fotoğrafın kendi kültürü ve bu kültürü hayal edilemeyecek noktalara taşıyan bilgisayar teknolojisi ve yazılım olanakları, insan hayalinin bin bir sezgi ve düşüncesini, fotografik malzemelerle soyut anlatım biçimlerine getirip gözlerimizin içine sokuyor.

Kim ne derse desin… Fotoğrafın genel anlamda kendine ait bir kültürü vardı. Dijital teknoloji bu kültür içinde büyük devrimlere yol açtı ve kendi popüler kültürünü yarattı.

Fotoğrafın 170 yıllık tarihinde yaratılan kültürün 160 yılı bir yanda on yılı ise diğer yandadır. Yeni popüler kültür kendi tanrılarını hızlı bir şekilde yaratmaya ve yok etmeye devam edecektir…

Enver ŞENGÜL




AYNASIZ DİJİTALLER DSLR’LERİN TAHTINI FENA SALLIYOR


Fotoğraf tarihinde, dijital teknolojiye geçiş nasıl bir devrimse; dijital fotoğraf sürecinde de, değiştirilebilir objektifli aynasız küçük makinelerin üretimi ve yaygınlaşması da bir başka devrime yol açacağa benziyor.

Bu gelişim ve değişim, peş peşe yeni modellerle hızlı bir rekabetin ortamını yaratırken, DSLR makinelerimizin tahtının da ciddi şekilde sallanacağını gösteriyor.

Son dönemlerde DSLR makine alma hesapları içinde olan bir çok arkadaşım bu alandaki hızlı değişimler karşısında, “acaba” düşüncesi ile bekleme içinde. Büyük ve ağır DSLR yerine, daha küçük, taşınması kolay ve çok daha marifetli aynasız dijital makineye sahip olmanın planlarını yapıyorlar.

Yıllardır tartışılan bir konuydu bu…Madem dijital teknoloji sihirli yazılımlarla bir çok şeyi hallediyordu, o halde neden hala düşüp kalkan ve titreşim yarattığı için de bazen bizleri sıkıntıya sokan aynanın yol açtığı bazı dezavantajlara katlanmaya devam ediyorduk.

Görüntüyü birebir gözümüze yansıtmaya yarayan ayna, aslında fotoğraf tarihinden çok önceleri optik tarihteki yerini almıştı.Fotoğraf makineleri icat edilmeden çok önce, ressam ve mimarların kullandığı ve çizim yapmaya yarayan Camera Obscura (Karanlık Kutu) adı verilen aletler vardı. Günün birinde John Zahn adlı bir papaz, ressam ve mimarlar kutunun arka yüzeyine küçük bir delikten yansıyan görüntüyü daha rahat çizebilsinler diye, bu karanlık kutunun içine 45 derece eğimli bir ayna yerleştirmeyi başardı.

Bu eğimi ayna sayesinde görüntü yansıyarak kutunun üst kısmına geliyor, ressam ve mimarlar yorulup zorlanmadan rahatlıkla çizimlerini yapıyorlardı.Bu, zamanına göre önemli bir buluştu elbette. Fotoğraf makinelerin icadından sonra ilk makinelerde optik vizörler vardı ama bu vizörler görüntüyü birebir görmeye yetmiyordu. Camera obscuranın bu sihirli aynası bu konuda imdada yetişti. 1930′lu yıllardan sonra reflex makinelerin üretilmeye başlamasıyla makinelerin içine girecek ve fotoğraf tarihinin de en önemli parçalarından biri haline gelecekti. Günümüze kadar varlığını sürdürmeyi başaran aynanın görevi ise görüntüyü yansıtıp bir prizma yardımı ile gözümüze ulaştırmaktı.

Ayna sayesinde artık, fotoğrafçılar rahatlıkla çekecekleri konunun birebir görüntüsünü görebiliyor, daha doğru kadrajlar yapabiliyorlardı.

İşte reflex makinelerin bu vazgeçilmez parçası olan ayna önemli bir görev üstlenmişti ama görevini tam yapabilmesi için bir de buzlu cam ve pentaprizmaya ihtiyaç vardı.

Bir çok fotoğrafçı için makinenin büyük ve havalı olmasının yarattığı psikoloji önemliydi elbette. Bazı arkadaşlarım “Makine eli iyice doldurmalı, bir havası olmalı” diyorlardı. Onlar için makine bir imaj aracıydı aynı zamanda.. Profesyonel çalışanlar için de bu imaj küçümsenemezdi elbette.

İyiydi hoştu ama bu büyük makinelerin, büyük ve ağır objektifleri de vardı. Objektifin sensora uzak olması nedeniyle özellikle geniş açıların üretiminde büyük zorluklar ortaya çıkıyordu, üretilenler ise büyük, ağır ve pahalı oluyordu. Bir kaç objektif çantamızın ağırlığını ve cüzdanımızda yarattığı masrafı bir kaç katına yükseltiyordu. Flaşlar, fitreler ve diğer ekipmanlarla ağır bir yüke dönen çantamız uzun süreli çekimlerde sırtımızın ya da omzumuzun ağır bir yükü olup çıkıyordu.Ama ne yaparsak yapalım, çağımız hızla gelişiyor ve değişiyor. Büyük ve hantal olan her şey küçülüp çok fonksiyonlu hale dönüşüyor.

Zaten tarih boyunca da ağır ve hantal olan her şey kaçınılmaz olarak yerini zaman içinde daha hafif ve çok fonksiyonlu seleflerine bırakmamış mıydı? 10- 15 yıl öncesinin omuzda taşıması bile çok zor olan ağır ve hantal betacam tv kameralarından eser kaldı mı? Yerlerini tek elde ya da avuç içinde taşınabilir kameralara bırakmadı mı? Ya televizyonlarımızın kendisine ne demeli? Devasa cüsseleri ve ağır televizyonlarımız kağıt inceliğindeki plazmalara dönüşmedi mi?

Fotoğraf dünyası da bu değişim ve dönüşümün dışında kalamazdı. Hele dijital teknolojinin ve sihirli yazılımların olabilecek her şeyi ufacık alanlarla ifade ettiği günümüzde ağırlık ve hantallıktan söz edilmemeliydi.

Ayrıca görüntünün inanılmaz güzel ve ayrıntılı bir şekilde likit kristal ekrana geliyor olması, vizörden bakıp görmeyi çok anlamsız hale getiriyordu.

O zaman artık tarihteki camera obscuradaki kullanımıyla birlikte 200 yıllık görevini artık sonuçlandıran ayna ile yol arkadaşlığımız yavaş yavaş bitmeliydi. Böyle de oldu nihayet. Çok marifetli yeni nesil makinelerde artık ayna ve pentaprizma çıktı. Bu nedenle makinelerin gövdeleri küçüldü. Ayna olmayınca görüntü algılayıcısı olan sensor merceğe iyice yaklaştı. Bu da ışık kaybını önlediği gibi görüntü ve netlik kalitesini arttırdı.

Dijital teknoloji açılır kapanır perdeyi de ortadan kaldırdı. Artık şutter sayısı gibi bir dert de olmayacaktı. Ya diyafram? Mekanik diyaframa da gerek yoktu çünkü tüm bunları yazılımlar hallediyordu… Açılır kapanır diyafram da olmayınca bu kez objektifler de küçüldü. Geriye sensor büyüklüğünü arttırmaya gelmişti. Anlı şanlı DSLR makinelerde kullanılan APCS sensorler 1,5 çarpanıyla girdi mi bu makinelerin içine. Hatta daha da ileri gidildi ve full frame olanları da üretildi mi?

Görüntü kalitesi, netlik kalitesi ve hızı her şey DSLR makineleri yakaladı ve hatta bazılarında geçti..
Ayrıca internetin sayısız olanakları sığdırıldı bu marifetli dijitallerin içine. Çekme, işleme ve paylaşma süreci keyifli ve kaliteli eğlencelere dönüştü.

Akıllı cep telefonlarımız birer yedek ekrana, uzaktan kumandaya ve paylaşım aracına dönüştü. Fotoğraflarımızı bilgisayarımıza aktarmak için Wi-fi özelliğini devreye sokup start vermemiz yeterli hale geldi.

Tüm bu temel uygulamaların dışında hayal bile edemeyeceğimiz 3D dahil diğer tüm özellikler işte o mini ve akıllı fotoğraf makinelerimizin içine sığdırıldı.

Eğer fotoğraf dünyasının ağa babaları olan Canon ve Nikon DSLR teknolojisine inanılmaz yatırımlar yapmamış ve bir ticari baskı oluşturmamış olsalardı şimdi yeni nesil teknoloji uçup gitmişti. Ama Olympus, Samsung, Panasonic ve Fujifilm boş durmuyor ve geleceğin bu büyük rekabet ortamının kilometre taşlarını döşemenin öncüleri haline geliyorlar.

Şimdi fotoğraf dünyasındaki işte bu büyük bir değişim ve dönüşümün dip dalgaları yavaş yavaş büyüyüp yaygınlaşıyor. Araştırmalar DSLR Makinelerdeki üretimin durakladığı, bunun aksine aynasız dijitallerin üretiminde hızlı bir yükselme olduğunu gösteriyor. Bu dönüşümün biz fotoğrafçıları ne kadar sürede ve nasıl etkileyeceği tartışılıyor.

Kendi payıma ben fikrimi hemen söyleyeyim… Analog teknolojiye direnenler gibi, aynasız teknolojiyi küçümseyip dudak bükenler gün gelecek bu güçlü gelişim karşısında duramayacak.

Çok değil en fazla 4-5 yıl sonra büyük ve hantal DSLR makineleri taşıyanlara dijital dünyanın dinozorları gözüyle bakılacak…





18 Mayıs 2007 Cuma

ÇEKEMEDİĞİM FOTOĞRAF

Bundan yıllarca önceydi. Bulunduğum kent sonbahar ile kış arası gri bir Pazar gününü yaşamaktaydı. Bodrum katındaki gazete bürosunun sigara dumanlı ortamından kendisini dışarı atan 4 arkadaşım ile birlikte , bir fotoğraf çalışması için 100 metre ilerideki aracımıza doğru ağır aksak gidiyorduk.
Az önce yaptığımız sohbetin son kırıntılarını tüketmeye çalışırken, yan sokaktan gelen silah sesleri sohbetimizi zorunlu olarak noktalamaya yetmişti.
İnsanların silah seslerinin geldiği ara sokağa doğru koşmaları doğal olarak bizi de oraya yöneltti. Arnavut kaldırımı parkelerin düzensiz aralıklarına takılıp düşme korkusuna rağmen bir solukta olay yerine vardığımızda, gördüğümüz manzara hem çok fotografik ve hem de çok korkunçtu..
17-18 yaşlarındaki genç bir delikanlı, kıpkırmızı kanlar içindeki elbiseleri ile ayakta duruyordu. Şok geçiren bir yüz ifadesi, neye uğradığını anlamayan bir çift iri göz ve alnının tam ortasında bir delik vardı. Bu delikten ileriye doğru kan fışkırıyordu...
Etraftaki insanlar ne olduğunu bilemez bir telaşla sağa sola koşuşturuyorlardı.. Kaşla göz arasında çağrılan arabaya çocuğu bindirip hastaneye yolladığımızda, bilinçaltımızda tek bir şey kalmıştı; Fotoğraf...
Evet..bu şok anını içimizden biri fotoğraflamış mıydı acaba?? Hemen biri birimize sorduk! Hayır...hayır...benimle birlikte elinde fotoğraf makinesi bulunan diğer 4 arkadaşımın da aklına bu anı fotoğraflamak gelmemişti.
Evet, dünyanın pek çok dergisine kapak olabilecek bu fotoğrafı çekememiş, çocuğu kurtarma telaşına ve insanca duygularımızın akışına kapılıp gitmiştik.
Çocuğun yere düşen bir silahtan patlayan kurşunlardan biri ile vurulduğunu öğrendik, ama alnının ortasından aldığı yaraya rağmen neden hala ayakta durabildiğini ve hemen ameliyata alınan çocuğun akıbetini bir daha öğrenemedik.. Acaba kurtulmuş muydu??
Aradan yıllar geçti, olayın detayları, hafızamın kıvrımlarında kayboldu gitti, ama belleğim orada gördüğüm tek kare fotoğrafı hiç ama hiç unutamadı ve çekemediğim fotoğrafların birinci sırasına hep onu oturttu. Kanlar içinde bir yüz, şok bakışlı iki kocaman göz, alnın tam ortasında bir delik ve ileri doğru fışkırmakta olan kan...
Bu nedenle nerde bir kargaşaya tanık olsam veya bir silah sesi duysam, parmaklarım farkında olmadan makinemin deklanşörüne gider...
Böyle bir fotoğrafı yine de çekemeyeceğimi bilsem de...