Fotoğraf tarihinde, dijital teknolojiye geçiş
nasıl bir devrimse; dijital fotoğraf sürecinde de, değiştirilebilir objektifli
aynasız küçük makinelerin üretimi ve yaygınlaşması da bir başka devrime yol
açacağa benziyor.
Bu gelişim ve değişim, peş peşe yeni
modellerle hızlı bir rekabetin ortamını yaratırken, DSLR makinelerimizin
tahtının da ciddi şekilde sallanacağını gösteriyor.
Son dönemlerde DSLR makine alma hesapları
içinde olan bir çok arkadaşım bu alandaki hızlı değişimler karşısında, “acaba”
düşüncesi ile bekleme içinde. Büyük ve ağır DSLR yerine, daha küçük, taşınması
kolay ve çok daha marifetli aynasız dijital makineye sahip olmanın planlarını
yapıyorlar.
Yıllardır tartışılan bir konuydu bu…Madem dijital teknoloji sihirli yazılımlarla
bir çok şeyi hallediyordu, o halde neden hala düşüp kalkan ve titreşim
yarattığı için de bazen bizleri sıkıntıya sokan aynanın yol açtığı bazı
dezavantajlara katlanmaya devam ediyorduk.
Görüntüyü birebir gözümüze yansıtmaya yarayan
ayna, aslında fotoğraf tarihinden çok önceleri optik tarihteki yerini almıştı.Fotoğraf makineleri icat edilmeden çok önce,
ressam ve mimarların kullandığı ve çizim yapmaya yarayan Camera Obscura
(Karanlık Kutu) adı verilen aletler vardı. Günün birinde John Zahn adlı bir
papaz, ressam ve mimarlar kutunun arka yüzeyine küçük bir delikten yansıyan
görüntüyü daha rahat çizebilsinler diye, bu karanlık kutunun içine 45 derece
eğimli bir ayna yerleştirmeyi başardı.
Bu eğimi ayna sayesinde görüntü yansıyarak
kutunun üst kısmına geliyor, ressam ve mimarlar yorulup zorlanmadan rahatlıkla
çizimlerini yapıyorlardı.Bu, zamanına göre önemli bir buluştu elbette.
Fotoğraf makinelerin icadından sonra ilk makinelerde optik vizörler vardı ama
bu vizörler görüntüyü birebir görmeye yetmiyordu. Camera obscuranın bu sihirli
aynası bu konuda imdada yetişti. 1930′lu yıllardan sonra reflex makinelerin
üretilmeye başlamasıyla makinelerin içine girecek ve fotoğraf tarihinin de en
önemli parçalarından biri haline gelecekti. Günümüze kadar varlığını sürdürmeyi
başaran aynanın görevi ise görüntüyü yansıtıp bir prizma yardımı ile gözümüze
ulaştırmaktı.
Ayna sayesinde artık, fotoğrafçılar
rahatlıkla çekecekleri konunun birebir görüntüsünü görebiliyor, daha doğru
kadrajlar yapabiliyorlardı.
İşte reflex makinelerin bu vazgeçilmez
parçası olan ayna önemli bir görev üstlenmişti ama görevini tam yapabilmesi
için bir de buzlu cam ve pentaprizmaya ihtiyaç vardı.
Bir çok fotoğrafçı için makinenin büyük ve
havalı olmasının yarattığı psikoloji önemliydi elbette. Bazı arkadaşlarım
“Makine eli iyice doldurmalı, bir havası olmalı” diyorlardı. Onlar için makine
bir imaj aracıydı aynı zamanda.. Profesyonel çalışanlar için de bu imaj
küçümsenemezdi elbette.
İyiydi hoştu ama bu büyük makinelerin, büyük
ve ağır objektifleri de vardı. Objektifin sensora uzak olması nedeniyle özellikle
geniş açıların üretiminde büyük zorluklar ortaya çıkıyordu, üretilenler ise
büyük, ağır ve pahalı oluyordu. Bir kaç objektif çantamızın ağırlığını ve
cüzdanımızda yarattığı masrafı bir kaç katına yükseltiyordu. Flaşlar, fitreler
ve diğer ekipmanlarla ağır bir yüke dönen çantamız uzun süreli çekimlerde
sırtımızın ya da omzumuzun ağır bir yükü olup çıkıyordu.Ama ne yaparsak yapalım, çağımız hızla
gelişiyor ve değişiyor. Büyük ve hantal olan her şey küçülüp çok fonksiyonlu
hale dönüşüyor.
Zaten tarih boyunca da ağır ve hantal olan
her şey kaçınılmaz olarak yerini zaman içinde daha hafif ve çok fonksiyonlu
seleflerine bırakmamış mıydı? 10- 15 yıl öncesinin omuzda taşıması bile çok zor
olan ağır ve hantal betacam tv kameralarından eser kaldı mı? Yerlerini tek elde
ya da avuç içinde taşınabilir kameralara bırakmadı mı? Ya televizyonlarımızın
kendisine ne demeli? Devasa cüsseleri ve ağır televizyonlarımız kağıt
inceliğindeki plazmalara dönüşmedi mi?
Fotoğraf dünyası da bu değişim ve dönüşümün
dışında kalamazdı. Hele dijital teknolojinin ve sihirli yazılımların olabilecek
her şeyi ufacık alanlarla ifade ettiği günümüzde ağırlık ve hantallıktan söz
edilmemeliydi.
Ayrıca görüntünün inanılmaz güzel ve
ayrıntılı bir şekilde likit kristal ekrana geliyor olması, vizörden bakıp
görmeyi çok anlamsız hale getiriyordu.
O zaman artık tarihteki camera obscuradaki
kullanımıyla birlikte 200 yıllık görevini artık sonuçlandıran ayna ile yol
arkadaşlığımız yavaş yavaş bitmeliydi. Böyle de oldu nihayet. Çok marifetli yeni
nesil makinelerde artık ayna ve pentaprizma çıktı. Bu nedenle makinelerin
gövdeleri küçüldü. Ayna olmayınca görüntü algılayıcısı olan sensor merceğe
iyice yaklaştı. Bu da ışık kaybını önlediği gibi görüntü ve netlik kalitesini
arttırdı.
Dijital teknoloji açılır kapanır perdeyi de
ortadan kaldırdı. Artık şutter sayısı gibi bir dert de olmayacaktı. Ya
diyafram? Mekanik diyaframa da gerek yoktu çünkü tüm bunları yazılımlar
hallediyordu… Açılır kapanır diyafram da olmayınca bu kez objektifler de
küçüldü. Geriye sensor büyüklüğünü arttırmaya
gelmişti. Anlı şanlı DSLR makinelerde kullanılan APCS sensorler 1,5 çarpanıyla
girdi mi bu makinelerin içine. Hatta daha da ileri gidildi ve full frame
olanları da üretildi mi?
Görüntü kalitesi, netlik kalitesi ve hızı her
şey DSLR makineleri yakaladı ve hatta bazılarında geçti..
Ayrıca internetin sayısız olanakları
sığdırıldı bu marifetli dijitallerin içine. Çekme, işleme ve paylaşma süreci
keyifli ve kaliteli eğlencelere dönüştü.
Akıllı cep telefonlarımız birer yedek ekrana,
uzaktan kumandaya ve paylaşım aracına dönüştü. Fotoğraflarımızı bilgisayarımıza
aktarmak için Wi-fi özelliğini devreye sokup start vermemiz yeterli hale geldi.
Tüm bu temel uygulamaların dışında hayal bile
edemeyeceğimiz 3D dahil diğer tüm özellikler işte o mini ve akıllı fotoğraf
makinelerimizin içine sığdırıldı.
Eğer fotoğraf dünyasının ağa babaları olan
Canon ve Nikon DSLR teknolojisine inanılmaz yatırımlar yapmamış ve bir ticari
baskı oluşturmamış olsalardı şimdi yeni nesil teknoloji uçup gitmişti. Ama
Olympus, Samsung, Panasonic ve Fujifilm boş durmuyor ve geleceğin bu büyük
rekabet ortamının kilometre taşlarını döşemenin öncüleri haline geliyorlar.
Şimdi fotoğraf dünyasındaki işte bu büyük bir
değişim ve dönüşümün dip dalgaları yavaş yavaş büyüyüp yaygınlaşıyor.
Araştırmalar DSLR Makinelerdeki üretimin durakladığı, bunun aksine aynasız
dijitallerin üretiminde hızlı bir yükselme olduğunu gösteriyor. Bu dönüşümün
biz fotoğrafçıları ne kadar sürede ve nasıl etkileyeceği tartışılıyor.
Kendi payıma ben fikrimi hemen söyleyeyim…
Analog teknolojiye direnenler gibi, aynasız teknolojiyi küçümseyip dudak
bükenler gün gelecek bu güçlü gelişim karşısında duramayacak.
Çok değil en fazla 4-5 yıl sonra büyük ve
hantal DSLR makineleri taşıyanlara dijital dünyanın dinozorları gözüyle
bakılacak…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder